Solun birliği yerine sınıfın birliği – Muhammed Ali Yün

Bazı terimler tanımlamak istedikleri olayı, nesneyi, olguyu ya da akımı açıkça tanımlamaktan çok karıştırırlar. Türkiye’de, ‘solculuk’, böyle terimlerden biridir. ‘Solcu’ terimi, yaygın olarak 1960’tan sonra, özellikle de Türkiye İşçi Partisi’nin 1961’de kuruluşundan sonra komünistleri, sosyalistleri, sosyal demokratları, Kemalistlerin bir bölümünü kapsayan terim olarak kullanılmaya başlandı. Bir yandan, ‘komünistim, sosyalistim’ demeyi göze alamayanlar için kolaylık sağlıyordu, diğer yandan da temel bazı sorunlarda ortak görüşlere sahip olan bir grup aydını adlandırıyor, onlar arasındaki kimi görüş ayrılıklarını örtüyordu. Örneğin ‘kalkınma’ sorununda devletçiliği benimsemek, askeri, siyasi, diplomatik bakımdan Amerika’dan bağımsızlığı savunmak, sanat ve edebiyatta halkçı-gerçekçi, kültürel bakımdan Batıcı-Aydınlanmacı olmak, solcu olmanın ölçütleri gibiydi.

Siyasal bakımdan işçi sınıfının örgütlenmesi ve toplumsal hareketin öncü gücü olarak düşünülmesi, sermaye ve emek arasında net, kesin ayrım gözetmek ve emekten yana açık tavır koymak, işçi sınıfının iktidarını hedeflemek ‘solculuğu’ tanımlamak için o kadar önemli görülmüyor, bunların sözü edilmiyordu. Bu yalnızca, ‘sol’ içindeki çok önemli olmayan ayrım noktalarından biri olarak görülebiliyordu. ‘Elbette sosyalistim, ama proletarya diktatörlüğüne karşıyım!’, ‘elbette sosyalistim, ama millî özel teşebbüsse karşı değilim!’, ‘benim için sosyalizm, İsveç sosyalizmidir!’ diyenlerin hepsi ‘solcu’ sayılıyordu. ‘Proletarya devrimini’ savunanlar da, ‘parlamenter rejim dışındaki bütün yollara gayrimeşrudur’ diyenler de, ya da enternasyonalistlerle – milliyetçiler de, ‘sol’ ortak kavramının altında toplanabiliyordu.

Terimin kapsamı bunca geniş tutulunca, tanımlanmasında kullanılan ölçütler de genelleşiyor, kapsadığı varsayılan grupların görüşlerinin ortak ve genel özelliklerini berraklaştırma uğruna darlaştırıyordu. Tanım öğeleri azaldıkça terimin kapsamı genişliyordu. Örneğin Mete Tunçay, ‘Türkiye’de Sol Akımlar – I’ adlı eserinin ‘Giriş’ bölümünde, terimin ‘ideolojik içeriğini şöyle özetliyordu: ‘Solun çıkış noktası, insan, insanın akıl gücü, insan doğasının değiştirilebilirliği ve insanın eylem yoluyla kendini geliştirebileceği, yetkinleştirebileceği inancıdır. Bunun için solculuk, her insanın eşit özgürlüğe hakkı olduğunu ileri sürer.

Görülebileceği gibi, ‘sol’un tanımı, bu içeriğiyle Aydınlanma’nın ve Fransız Devrimi’nin temel felsefi önermelerine kadar indirgenmiştir. Kuşkusuz bu öğeler, aynı zamanda herhangi bir ülkenin komünistleriyle, sosyal demokratlarını olduğu kadar, liberalleri, hümanistleri de özdeşleştirebilir. Öyleyse, ‘solcu’ terimi, bir bakıma kapsadığı kavramları temel özellikleri bakımından belirsizleştirirken, kimi ikincil özellikleri öne çıkarmaktadır. Birbirlerinden farklılıkları esas olarak sınıf mücadelesi ölçütünde bulacak bu grupları açıklayıcı olmayan bir genelleme içinde eritmesi, terimin siyasal bakımdan da işlevsiz olmasına yol açmaktadır. Ayrıca, temel olmayan özellikler bakımından yapılan genellemeler terimin kapsamı içinde görülebilenlere üstlenmedikleri siyasal işlevler de yükleyebilmektedir.

Bu yüzden, asla bir araya gelemeyecek olan siyasal görüşler, sınıf tavırları, ‘birleşebilir’, ‘birleşmesi gerekli’ akımlar gibi algılanabilmektedir. Her ideoloji, toplumsal örgütlenme ve sınıf mücadelesinin hedefleri içinde oynadığı rol bakımından anlamlıdır. Bu hedefler, tutumlar söz konusu edilmeksizin ‘sol’ kavramının kendisinin birleştirici olabileceğini düşünmek yanıltıcıdır.

Solun birliği yerine sınıfın birliği

‘Solcu’ çevrelerin inanmaya ihtiyaç duydukları ‘solun birliği’ efsanesi, işte bu gerçekler üzerine kurulmuştur.

Aslında hepsini toplasanız 100 bin kişi etmeyecek olan bu ‘bilinçli solcular’, kendi aralarında defalarca birlik arayışına girmişler, her defasında yine bu temel gerçekler yüzünden, eskisinden daha kötü bir biçimde bölünmüşlerdir. ‘Sol’ teriminin aldatıcı özdeşlik görüntüsü, asla bir araya gelemeyecek olan siyasal görüşlerin, sınıf tavırlarının, ‘birleşebilir’, ‘birleşmesi gerekir’ akımlar gibi algılanmasına yol açmaktadır. Birleşememek ise, yine ‘sol’un hastalığı gibi görünmektedir.

Aslında bu ‘solun’ hastalığı değildir. Her biri farklı ideolojik ve siyasal yönelişleri, farklı sınıf kimliklerini ifade eden fakat ‘solcu’ oldukları için aynıymış gibi algılanan bu grupların, partilerin, kişilerin birliği ya imkansızdır, ya da geçicidir. Türkiye’de bu yolda harcanan zaman ve enerji boşa gitmiştir. Bundan sonra da aynı sonuca ulaşacaktır.

Her şeyden önce, ‘solun birliği’ nesnel-toplumsal gerçekler açısından bir ham hayaldir.

Bu farklı sınıf ve tabakaların aynı ideoloji ve siyasette birleşmesini istemek anlamına gelmektedir, ki bilimsel değildir.

Diğer yandan ‘solun birliği’ uğruna mücadele Türkiye’de daima işçi ve emekçilerle birlik gerekliliğinin önüne geçmiştir. ‘Solcular’ sanki birbirleriyle birleşmeden hiçbir iş yapamazlarmış gibi bu sorunu daima gündemlerinde tutmuşlardır. Bu da aslında, kendine güvensizliğin, halk kitleleri karşısında ürküntüye kapılmanın bir ifadesidir.

Bugün açıkça anlaşılması gereken nokta, işçi ve emekçilerin birliğinin sağlanmasının, bütün bu boş uğraşlardan daha önemli olduğudur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir