Şirket alternatifi olan kooperatifler kapitalizme de alternatif midir? – Adnan Çobanoğlu

Her tarihsel dönemde o tarihsel sürecin ilerici, devrimci sınıfları hedeflerini ulaşabilmek için farklı mücadele biçimleri ve araçları ortaya koymuşlardır. Bu mücadele biçimleri ve araçlarında “Dayanışma” temel davranışlarından biridir. Kooperatif örgütlenmeleri de bu “Dayanışma Kültürünün bir ürünüdür” denilebilir. Çünkü “ Kooperatifler insanların ihtiyaçlarını karşılıklı dayanışma yoluyla gidermek  amacıyla  (kimi zaman yasal mevzuatlara uygun, kim zaman fiili olarak) belli ilkelerle maddi manevi olanaklarını birleştirdikleri ve katılımcılarının ortak çıkarlarını korumaya çalıştıkları  organizasyonlardır” (1)

Kapitalizme alternatif toplumsal düzen oluşturmaya çalışan sol, sosyalist, devrimci kesimlerin de temel davranış biçimi “Dayanışma” dır. Dolayısıyla dayanışma amaçlı  ekonomik, sosyal örgütlenme biçimi olan kooperatifleri ve kooperatifçiliği bu kesimler  kendilerine yakın hissetmişler, çoğu zaman da hiç sorgulamadan desteklemişlerdir. Kooperatifleri kapitalist ilişkilerin, şirketlerin alternatifi olarak gördüklerinden de zaman, zaman da katılarak örgütlemeye çalışmışlardır.

Bir ekonomik, sosyal örgütlenmenin adının kooperatif olması tek başına “kapitalist ilişkilerin alternatifi” veya “kapitalist ekonominin alternatifi” olma anlamı taşır mı? Yoksa, pekala bir kooperatif kapitalist ilişki ve ekonomik organizasyonlarını tamamlayan bir seçenek ve  aracı haline gelebilir mi? Dünya genelindeki ve Türkiye’deki kooperatiflere baktığımızda daha çok ikinci sorunun cevabını buluruz.

Kapitalist İlişkileri Tamamlayan Bir Araç Olarak; İsrail’de Kooperatifler.

İsrail’deki tarımsal kooperatifler, İsrail Devleti’nin kuruluşundan bu  güne kapitalist ekonomi ve ilişkinin oluşumunda temel örgütlenme biçimi olmuştur. İsrail’de “Kibbutz” adı verilen ilk kooperatif “özel mülkiyetin olmadığı, elde edilen kazancın ve tüketimin paylaşıldığı bir yaşam tarzı” olarak Rusya ve Avrupa’dan göç eden bir gurup  Yahudi tarafından 1900’ü yılların başında Filistin topraklarında satın alınan bir çiftlikte kurulmuştur. Daha sonraları da özellikle “2. Paylaşım Savaşı” sırasında faşizmin baskısından kaçan Romanya, Polonya, Fransa, Çekoslovakya, Avusturya gibi ülkelerden Filistin topraklarına gelen Yahudiler tarafından Kibbutz çiftlikleri çoğaltılmıştır. İsrail Devleti’nin resmen kurulmasıyla birlikte siyasi iktidar mülkiyetinin devlette kalması koşuluyla, tarım topraklarını topluluklara kiraya vererek yukarıdan aşağıya Kibbutz kurma görevini üstlenmiş ve yerleşkeler oluşturmuştur. Bu kooperatifler ilk yıllarında sadece tarımsal üretim ağırlıklı işlerle uğraşırlarken sonraki yıllarda tarıma dayalı sanayi başta olmak üzere sanayinin her kolunda üretime başlamışlardır. Özellikle 1970’li yıllardan sonra elektrik, elektronik, kimya ve ilaç gibi sanayilerde de faaliyet göstermişlerdir. Bir başka deyimle siyasi iktidar kapitalist sermaye birikimin oluşmasında ve kapitalizmin yerleşmesinde “toplu çiftlik ve arazi kullanım kooperatifleri”nden (Kibbutzlar’dan) yararlanmıştır.

İsrail’deki bir başka tarımsal kooperatif biçimi de Moşav’lardır. Bu kooperatifler 1921 yılında Kibbutzlar’a alternatif olarak kurulmaya başlamıştır. İsrail Devleti’nin kurulmasıyla birlikte birbirine alternatif olmaktan çıkıp İsrail tarımının ve ekonomisinin yani kapitalist sermaye birikim sürecinin oluşmasında ve kapitalizmin yerleşmesinde tamamlayıcı örgütlenmelerden birisi haline getirilmişlerdir. Toprağın mülkiyeti devlete aittir ve her aile bir ev ve kendisinin işleyebileceği toprağa sahiptir. Tarımsal üretim için gerekli girdiler ve ürünlerin pazarlaması köy kooperatifi tarafından yapılmaktadır.(2)

Bu kooperatiflerinin işleyişleri ve üyelerinin kendi arasındaki sosyal ilişkileri oldukça demokratiktir. Ama bunların demokratik olması kapitalizmin ve emperyalist hegemonyanın karşıtlığı anlamını içermez. İsrail Devleti işgal ettiği Filistin topraklarını bu, “toplu çiftlik ve arazi kullanım kooperatifleri”nin kullanımına açmaktadır. Yani aynı zamanda yayılmacı ve işgal politikalarını gerçekleştirmenin bir aracı olarak da kullanmaktadır.

Dünyada en çok kooperatifin olduğu 5 ülke ABD,Fransa,İngiltere,İtalya ve Japonya gibi emperyalist ülkelerdir. Ekonomik olarak en güçlü tarımsal kooperatif de gene Emperyalist bir ülkede Japonya’dadır. Yıllık toplam cirosu 47 milyar dolar, mal varlığı ise 400 milyar dolardır. (3)

Kooperatifler elbette şirket alternatifi örgütlenmelerdir, ama kooperatiflerin varlığı tek başına kapitalizmin alternatifi değil, aksine bir çok ülkede kapitalist sermaye birikim sürecinin bir parçası ve kapitalist ekonomik politikaların tamamlayıcısı olmaktadırlar.

 Türkiye’de Kooperatifler: (4)

Türkiye’de tarımsal üretimde kooperatif tarzı örgütlenmeler Osmanlı’nın kapitalizmin gelişmeye başladığı  son dönemlerinde başlar. Özellikle de II.Meşrutiyet’ten sonra o dönemin siyasal belirleyenlerinden olan İttihat ve Terakki’nin “iktisadi yapı ve ticaret ilişkileri içinde ayrıcalıklı bir konuma sahip olan yabancı ve gayri Müslim tüccar yerine Müslüman-Türk ticaret burjuvazisini ikame edecek bir metot olarak” (5)  görmesinden, yani “milli burjuvazi” yaratma isteğinden dolayı İttihat ve Terakki kadroları tarafından yukarıdan aşağıda doğru örgütlenmiştir. (6) Bu örgütlenmelerin adı da o dönemde sadece “kooperatif” değil, “kooperatif şirketler” olarak anılmaktaydılar. Bunların sermaye şirketlerinden en önemli farkı ise; sermaye şirketlerinde ortaklar sermayesi oranında söz sahibi iken, kooperatif şirketlerde her ortağın bir Oy’a sahip olmasıdır.

Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte kooperatifler de gene, “milli burjuvazi yaratma” mantığına uygun olarak kapitalist kalkınma modelinin bir parçası olarak kurgulanmıştır. Özellikle önemli ihracat geliri oluşturan ürünlerde üretim artışını sağlamak, “köyü ve köylülüğü denetim altında tutarak kırsal alandaki toplumsal hareketleri önlemenin, hem de tarımdan sanayiye kaynak aktararak ticaret ve sanayi burjuvazisini yaratmanın bir aracı olarak kullanılmıştır.” Sanayi altyapısı için gerekli olan dövizin kazanılmasında bu kooperatifler vasıtasıyla sağlanan üretim artışı ve ihracatın payı büyüktür. (7)

“Cumhuriyet döneminde kooperatifçilikle ilgili ilk önemli yasa 21 Nisan 1924 tarihini taşıyan 498 sayılı İtibari Zirai Birlikleri Kanunu’dur; 13 maddeden oluşan yasa, Ziraat Bankası’nın gerekli göreceği yerlerde, üreticilerin çoğunluğunun benimsemesi ve Ziraat Vekaletinin onayı ile kooperatif açılabileceğini belirtmektedir. Kurulacak kooperatifler sadece kredi işleri ile uğraşmayacak, ayrıca  alım ve satım da yapabilecektir. Yasa, kooperatifler üzerinde Ziraat Bankası’nın kesin bir denetimini getirmektedir. Kooperatiflere, resim, vergi ve harçlarda önemli ayrıcalıklar tanıyan bu yasa zorlayıcı hükümler de taşımaktadır. Yasaya göre, kooperatif bulunan bir yerde kooperatife üye olmayanlar Ziraat Bankası kredilerinden yararlanamazlar.” Bu yasadan önce de 1923 yılında Ekonomi Bakanlığı (o zamanki adıyla “İktisat Vekaleti)  kooperatifler için üretim, alım, satım, ortaklık tüzüğü hazırlamış bundan yararlanarak “1924’de Ödemiş, 1925’de Hendek ve İzmit, 1926’da Bergama ve Bursa’da tütün kooperatifleri” kurulmuştur.(8)

Siyasi iktidar,1935 yılında “Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri (TSKB)Kanunu” ve “ Tarım Satış Kooperatifleri Kanunu”nu çıkartarak, o güne kadar kurulmuş kooperatiflerde yeni bir “kontrol” ve “müdahale” düzeni kurmaya çalışmış, Birlikler’in genel müdürlerinin ve mali sorumluluk taşıyan bazı memurlarının iktidar tarafından atanması ve seçilen yönetim kurullarının da, iktidar tarafından onaylanması yasalaşmıştır.(9)

Sonraki yıllarda siyasi iktidarların dayatmasıyla TSKB’nin biriktirdiği sermayeler, kooperatif faaliyetleri dışındaki yatırımlara da yöneltilmiştir. Örneğin 1956 yılında Kamu İktisadi Teşekkülü (KİT) olarak Türkiye’nin ilk süpermarket zinciri olarak kurulan GİMA’ya siyasi iktidarın baskısıyla TARİŞ ortak olmak zorunda kalmış ve sermaye aktarımı yapmıştır. (10)

Gene aynı şekilde siyasi iktidarın dayatması ile, büyük hissedar olarak Ziraat Bankası öncülüğünde 1959 yılında kurulan Başak Sigortaya Tariş, Çukobirlik, Fiskobirlik, Kozabirlik, Marmarabirlik gibi TSKB’leri ortak olmuş ve sermaye aktarımı yapmışlardır. (11)

Cumhuriyet’i kuran siyasi kadro, kapitalist pazara sunulmak üzere yeni tarımsal ürün arayışlarına da girmiştir. Özellikle, sanayiye entegre halde üretilecek ve Avrupa pazarına sunulabilecek iki stratejik ürün için de programlar yapmış, köylünün bu ürünleri üretmesi için özel destekler verilmiş, yasalar çıkartılmıştır. Bunlardan birisi çay diğeri ise şeker pancarı üretimidir.

Cumhuriyet’ten önce ülkemizde şeker pancarı ve çay üretimi yoktur.  “Şeker pancarı tohumu ülkemize ilk defa 1907 yılında Uşak Şeker Fabrikasının kurucusu Nuri Şeker tarafından çok az miktarda, Viyana’dan getirtilmiştir. Daha sonra 1915 yılında Bursa ve 1919 yılın da Halkalı Ziraat Okullarında deneme amaçlı şeker pancarı ekimleri yapılmıştır.” (12) İlk Şeker fabrikaları da 1926 yılında Uşak’ta ve Kırklareli’nin Babaeski İlçesi’ne bağlı Alpullu Beldesi’nde üretime başlamıştır. Kurulan şeker fabrikalarının şeker pancarı tohumu ihtiyaçları da ilk yıllarda ithalat yolu ile Avrupa’dan karşılanmıştı, şeker pancarı üretimi aynı zamanda ülkemizdeki “sözleşmeli üretim” in (13) ve tarımı sanayiye entegre etmenin de ilk örneklerini oluşturmuştur. Şeker fabrikalarının kurulduğu yerlerde şeker pancarı üretimi teşvik edilmiş veya şeker pancarı üretiminin teşvik edildiği bölgelerde şeker fabrikalarının da kurulması yoluna gidilmiştir.

Sümerbank, Türkiye İş bankası ve Ziraat Bankası Ortaklığıyla 1935 yılında Türkiye Şeker Fabrikaları Anonim Şirketi (TŞFAŞ) kurdurulmuş ve  o tarihe kadar kurulmuş olan 4 şeker fabrikasının yönetimi de TŞFAŞ’a devredilmiştir.1950’lere gelindiğinde daha fazla şeker üretebilmek ve şeker pancarı üretiminde bulunan çiftçilerin sermaye birikiminden de yararlanmak için siyasi iktidar hamle yapmış ve 1951 yılında “Şeker Sanayii’nin Tevsi Programı” adı altında, yeni pancar ekim sahaları  oluşturmaya ve şeker fabrikalarını artırmaya dönük olarak,  üreticilerin kooperatifler kurmasını, üretimi büyütmelerini ve yeni kurulacak şeker fabrikalarına kooperatif olarak sermaye aktarımı yapmalarını teşvik etmiştir. Pancar Ekicileri Kooperatifleri de böyle ortaya çıkmıştır.

1969 yılında çıkartılan “Kooperatifler Kanunu” çerçevesinde  Pancar Ekicileri Kooperatifleri 1972 yılında bir araya getirilip PANKOBİRLİK’in kurulması sağlanmıştır. Kısacası “Pancar Ekicileri Kooperatifleri” ve onların üst birliği olan Pankobirlik de devlet tarafından desteklenen ve kurdurulan kooperatiflerdir. Hem de Türkiye’nin “yeni sömürge” haline gelmesinde önemli bir yeri olan Demokrat Parti (DP)Hükümeti tarafından kurdurulmaya başlanmıştır. Çünkü emperyalizmin “Yeni Sömürgecilik” sürecinin tarım politikalarında bizim gibi ülkelere biçilen rol buydu ve DP iktidarı da buna uygun davranıyordu.

Pankobirlik bugün aynı zamanda tarımdan başka alanlara sermaye aktarımı yapan ve neoliberal politikalara en iyi uyum sağlayan bir kuruluş haline gelmiştir. IMF, DB ve DTÖ’nin dayattığı uyum programlarında TSKB’nin entegre tesislerini anonim şirkete dönüştürmesi dayatılmış  ve bu dayatmaya en iyi uyum sağlayan da Pankobirlik ve bünyesindeki kooperatifler olmuştur. Siyasi iktidarın da desteğiyle  “Anadolu Birlik Holding” adıyla şirketleşmiştir. Holdingleştikten sonra ise daha da büyümüş, Soma, Kangal, Çumra Termik Santralleri’nin sahibi olmuş, ayrıca elektrik dağıtım şirketi kurmuş, PVC boru, çuval (vb.) üretimleri için yatırımlar yapmış, şekerpancarı küspesini hayvan yemi olarak satabilecekken, kimya sanayiinde kullanmayı uygun görmüş, benzine katkı maddesi olarak da kullanılan biyoetonol fabrikası kurmuş, inşaat sektörü için gazbeton üretimine de yönelmiştir. Bunların yanı sıra dondurulmuş gıda üretimi için de yatırım yapmıştır.(14)

Kısacası Pankobirlik evet bir kooperatiftir, hem de liberaller ve sorunu sadece ekonomik başarı çerçevesinde bakanlar için “başarılı bir kooperatiftir”. Eğer “başarı” denilen şey, kapitalist pazara uyum, IMF, DB ve DTÖ’nin dayattığı neoliberal tarım ve enerji politikalarına çabuk adapte olmak, “Kapitalizmin eksiklerini tamamlayan bir seçenek” olarak ekonomik büyüme sağlamak ise bu kooperatifler bunda çok başarılı olmuşlardır.

Bu nedenledir ki bugün; “kapitalist ilişkilerin alternatifi” veya “kapitalist ekonominin alternatifi” olma adına yola çıkan kooperatiflerin başarı kıstasları sadece ekonomik büyüme ve üyelerinin ihtiyaçlarını giderme olamaz. İlkelerin ve hedeflerin iyi belirlenmesi ve uygulanması, başarının da kıstası haline gelecektir. Aksi takdirde bu kooperatifleri örgütleyenler gelecek umutlarının boşa gittiği bir süreci örgütlemiş olurlar.

Cumhuriyet’le başlayan tüketim kooperatifleri:

Cumhuriyet’ten sonra tüketim kooperatifleri de kapitalizmin yukarıdan aşağıya inşa edilmesinin bir aracı olarak örgütlenmişlerdir. Ücretli çalışanların yoğun olduğu  kamu kuruluşları, fabrika, banka vb. kurumların bünyesinde o kuruluşun personeline hizmet veren kooperatifler şeklinde kurulmuşlardır. Amaç fabrikalarda, kuruluşlarda çalışanların almış oldukları ücretle temel ihtiyaçlarını sorunsuz karşılayabilmelerini sağlamak ve kalıcı işgücü oluşturmaktır. Daha sonraki yıllarda (1950’li yıllar) da  İstanbul ve Ankara gibi kentlerde hızla artan nüfusu işgücü olarak kentte tutabilmenin yolu olarak, özellikle gıda ihtiyaçlarını karşılayabilmelerinin olanaklarını yaratmayı zorunlu kılmıştır. Bu nedenle siyasi iktidarın talebiyle İstanbul’da İsviçre Kooperatif Birliği (MİGROS) ile İstanbul Belediyesi 1954 yılında ortaklık kurup “Kamyon Market” şeklinde 20 gezici kamyonla halka gıda ve ihtiyaç maddesi pazarlamaya başlamıştır.  (AKP’nin İstanbul ve Ankara’da çadırlarda kurduğu “Tanzim Satış Mağazaları”na ne kadar benziyor değil mi?)  Migros 1975 yılında Koç Grubu’na 2015 yılında da Anadolu Grubu’na geçti ve bugün yurt dışında da mağaza açan Türkiye’nin en büyük süpermarketlerinden birisidir. (15) 1956 yılında Kamu İktisadi Teşekkülü (KİT) olarak Ankara’da kurulan GİMA da aynı politika ve hedefin ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

Türkiye Kırlarında Emperyalizmin Kırsal Kesim Projeleri

Kısacası, yeni kurulan Cumhuriyet’te kooperatifler kapitalist üretim ilişkilerinin ve kapitalist sermaye birikiminin aracı olarak görülmüş ve yukarıdan aşağıya örgütlenmeye çalışılmıştır.  1950’li yıllardan itibaren (2.Gıda Rejimi ve onun bir parçası  olan  ”Yeşil Devrim” denilen dönemde) devletin kooperatiflere bakışı da emperyalizmin yönlendirdiği tarımsal politikalara  uygun olarak şekillenmiştir.

M.Tanju Akad’ın deyişiyle “Kırsal kesimde yapılacak olan çalışmaların ana doğrultusu bir yandan pazar ilişkilerinin kökleştirilmesi, diğer yandan da bu ilişkilerden zarar gören küçük üreticilerin bir ölçüde desteklenerek proleterleşme ve iç göç sürecinin nispeten kontrol altında gelişmesi”ne hizmet etmiştir. (16)

Bu doğrultuda “Kırsal Kalkınma Projeleri” de oluşturulmuştur. İlk Çukurova’dan başlayan   Antep-Diyarbakır, Çorum-Çankırı hatlarında devam eden bu projelere, Dünya Kiliseler Birliği, Ford Vakfı, İngiltere Hükümeti, Mehmet Karamehmet, İçel Valiliği ve Mobil Oil’in katkılarının yanı sıra, Danimarka, Alman ve bir dizi Amerikan vakfı ve Population Council de katkı yapmış ve desteklemiştir. (17) Bu projeyi katkı sunanlar göz önüne alındığında bu süreç daha iyi anlaşılmaktadır.

Kooperatifler tarımsal üretim tarzının değiştirilmesinde bir araç ve üreticilerin de bu yeni üretim tarzına ayak uydurmalarını sağlayan bir örgütlenme modeli olarak kullanılmış, üreticilerin tarım makineleri, tohum, kimyasal ilaç (!) üretip satan uluslar arası şirketlere bağımlı hale getirmenin araçları olmuşlar, özellikle tüccar ve zengin köylüye hizmet eden kuruluşlar haline getirilmişlerdir.

70’li yıllarda “başarılı bir kooperatifçilik örneği” olarak karşımıza çıkan Köy-Koop traktör ithal etme iznini hükümetten alarak Romanya’dan traktör getirip 10.000 traktör satmıştır. (18)

1969 yılında 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu yürürlüğe konulmuştur. Bu kanunundan yararlanılarak birçok köyde 70’li yılların siyasal atmosferinin etkisiyle de Köy Kalkınma Kooperatifleri kurulmuştur. Bu kooperatiflerin bir kısmı yönetim tarzı olarak “demokratik yönetim ilkesi ”ne uygun örgütlenmeye ve “devlet güdümlü kooperatif” olmaktan kurtulmaya çalışmışlardır. Sayısı az da olsa “demokratik yönetim ilkesi”ni hayata geçirmeye çalışan kooperatifler 12 Eylül Darbesi’nin hışmına uğramış, mal varlıklarına el konulmuş, yöneticileri tutuklanmıştır. (Köy-Koop 1905 yılında kurulmuş olan Bağcılar Bankası’nı bir “Kooperatifler Bankası” haline dönüştürmek üzere satın almış ve 12 Eylül Darbesi’ne kadar Bankanın %98 hissesine sahip olmuştu. 12 Eylül Cuntası Köy-Koop’un bankadaki hisselerine de el koymuştur.)

Neoliberal Dönem

12 Eylül’den sonra uygulanan neoliberal politikalar uluslar arası sermayenin ihtiyacı açısından “devlet güdümlü” de olsa bir çok kooperatifin (özellikle Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri’nin) tasfiyesi ve piyasadan çekilmesi sürecini başlatmıştır. TSKB bir yandan üyelerine ucuz girdi sağlamaya çalışıyor, diğer yandan da “Taban Fiyat” uygulamasıyla ve devlet desteğiyle “destekleme alımları” yaparak piyasayı üretici lehine destekliyordu. Ancak siyasi iktidar kooperatifleri yeniden yapılandırmak, “serbest piyasa” koşullarına uygun hale getirmek için  İMF, Dünya Bankası ve DTÖ tavsiyeleriyle 2000 yılında 4572 sayılı yasayı çıkartarak kooperatiflere yeniden müdahale etmiştir. Bu yasa ile TSKB  “Yeniden Yapılandırma Kurulu” adı altında bir kurula teslim edilmiştir. (19) Bu kanun TSKB’nin entegre tesislerini A.Ş’lere dönüştürerek satmalarını da zorlamıştır.

“1980 sonrası IMF,DB ve AB dayatmaları sonucunda uygulanan neoliberal politikaları Türkiye tarımını giderek uluslararasılaştırarak çok uluslu tarım şirketlerinin istekleri yönünde bir dönüşüme uğratmıştır. Bu dönüşüm, kimi geleneksel ürünlerden desteklerin çekilmesine, üreticilerin şirketlerin istekleri doğrultusunda yeni ürünlere yönelmesine yol açmıştır.” (20) 2000 li yılların başında devlet desteğinde AB Fonları aracılığıyla yeni “Kırsal Kalkınma Programları” oluşturulmuş “şirketlerin istekleri doğrultusunda yeni ürünlere” yönelen/ yönelmek isteyen kooperatif ve kişilere “hibe desteği” de dahil destekler sunulmuştur.

Bu yöntemle bir çok  bölgede geleneksel ürünlerin üretilmesinin önüne geçilmiş, tohum, zirai ilaç vb. girdilerle tamamen uluslar arası şirketlere bağlanan, bio-çeşitliliği  yok eden bir tarımsal üretimin önü açılmıştır. Örneğin Tire, Ödemiş, Bayındır, Beydağ, Kiraz ilçelerinden oluşan Küçük Menderes Havzası’nda geçmişte üreticiler buğday, pamuk, tütün, susam, arpa gibi geleneksel tarım ürünleri üretirken, bugün bir çoğu sözleşmeli üretime (21) geçerek şirketler için  salçalık domates, biber, turşuluk salatalık, süs bitkileri, silajlık mısır  vb. üretir hale gelmiştir. Bakanlık, İzmir Kalkınma Ajansı,  İzmir Büyük Şehir Belediyesi,  gerekse de şirketler tarafından tarımsal üretimdeki bu dönüşüme uygun hareket edenler farklı düzeylerde desteklenmiştir. Süt endüstrisi de teşvik edilmiş Tire Süt Kooperatifi Türkiye’nin en büyük süt toplama kooperatifi haline gelmiştir. Tire Kaymakamlığı’nın resmi web sitesinde “Son yıllarda Tire’deki süt sığır işletmeleri yapısal açıdan değerlendirildiğinde aile işletmeciliğinden ticari işletmeciliğe doğru değişim içerisine girdiği gözlenmektedir.” denilerek bölgedeki değişim övülmektedir. Halbuki aile işletmeciliğinin ticari işletmeciliğe dönüşmesi demek çokuluslu tohum, gıda ve kimyasal ilaç(!) şirketlerine bağımlılığın artması mono kültür tarımsal üretime geçilmesi ve ürün çeşitliliğinin yok olması demektir. Bu da ‘Gıda Egemenliği’ne dönük bir saldırıdır, üreticiler de dahil herkesi gıda da şirketlere bağımlı hale getirir. Şirketlerin kurduğu gıda sistemi, kendine tehdit olarak gördüğü küçük çiftçileri ve köylüleri sistemine bağlamak için iki özellikle iki yöntemi kullanır; birincisi sözleşmeli üreticilik, ikincisi şirket gibi örgütlenen ve yönetilen kooperatiflerdir.

 Tire Süt Örnek Kooperatif mi?   

Bir çok “sol” kesim tarafından da övülen, “kooperatifçilik te bir başarı öyküsü” olarak da sunulan Tire Süt Kooperatifi aslında tarımsal üretimde tam da DTÖ’nün istediği gibi bir sonuçlar doğurmuştur. Üreticiler geleneksel ürünleri üretmeyi devam ettirme yerine, hayvan yemi olarak kullanılan silajlık mısır üretme yaygın hale gelmiştir. Silajlık mısır üretimi yaygın hale gelmeye başlayınca  sulama sularının kullanıma açılmasının periyotları bile, suların azlığı bahane edilerek silajlık mısırın suya ihtiyaç duyduğu tarihlere denk getirilmeye çalışılmış, böylelikle de bölge de farklı bir tarımsal ürünün suya olan ihtiyaç periyodu ve tarihi aynı tarihlere denk gelmiyorsa üreticiler ürünleri için su bulamaz hale gelmişlerdir. Bu durum üreticilerin “Suya Erişim Hakkı”nı elinden aldığı gibi, ürün çeşitliliğinin yok olmasını da kolaylaştırmıştır. Kooperatif bölgede yetiştirilen silajlık mısır yetmediğinde de kooperatif, endüstriyel hayvan yemlerini satın alarak üyelerine satmaktadır. Bu da üreticilerin şirketlere bağımlı hale getirilmesinin bir başka yanıdır.

Tire-Süt’ün BM-FAO tarafından 2012’de“Dünyanın Örnek Kırsal Kalkınma Modeli” seçilmesi 2015’de “Kırsalda Refahı Artırma Başarı Ödülü alması”  boşuna değildir. Kısacası “yeni yaşamın nüveleri, yeni toplumun prototipleri” olarak gerek üretici, gerekse tüketici kooperatiflerini örgütlemek isteyenler açısından böylesine bir kooperatifçilik örnek alınacak bir kooperatif modeli değildir. Aksine “neyi, nasıl yapmamalı?” ya örnek gösterilebilir.

Sonuçta AKP de, kooperatifleri küresel gıda ve tarım şirketlerinin isteklerine uygun şekillendirmek, üreticilerin küresel gıda şirketlerine bağlamanın bir aracı olarak kullanmak istemektedir. Şirketlerin gıda sistemini güçlendiren  kooperatiflerden destek esirgenmemiştir. Son yıllarda Tarım Kredi Kooperatiflerini de bu amaçla kullanmaya başlamış, seçim öncesi açılan Tanzim Satış Çadırları’na ürün tedarikini Tarım Kredi Kooperatifleri’ne yaptırmıştır.

Alternatif Örgütlenmeler

Dünya ve Türkiye tarımı neoliberal politikalarla hızla  çok uluslu tarım şirketlerinin istekleri doğrultusunda bir dönüşüme uğratılırken aynı zamanda bu politikalara direnme eğilimi ve örgütlülükleri de aşağıdan yukarıya doğru nüve halinde ortaya çıkmaya başlamıştır. Çiftçi Sendikaları bunlardan birisidir. (Bu yazının konusu kooperatifler olduğundan dolayı benim de örgütleyicilerinden olduğum Çiftçi Sendikaları’nı ve üyesi olduğu Dünya Çiftçi Örgütü  La Via Campesina’yı (Çiftçinin Yolu) tartışmaya açmayacağım) Diğerleri de çok uluslu tarım şirketlerin kendilerine dayattığı sertifikalı şirket tohumlarına, kimyasal kullanımına, sözleşmeli üretime, endüstriyel tarımın bir başka uygulanış biçimi olan “sertifikalı organik tarım”a, kısacası emperyalist gıda sistemine karşı “Gıda Egemenliği”ni savunan, yerli ve yerel tohumlarla üretim yapmaya çalışan, bazılarının kendilerini  moda deyimle “Yeni Nesil Kooperatifler” diye ifade ettikleri Kooperatifler, Kooperatif Girişimleri, Gıda toplulukları, Kolektifler, İnisiyatifler vb.dir. Bu oluşumlar hem üreticilerin hem tüketicilerin karşılıklı dayanışmasını da içerecek tarzda üretimden pazara kadar olan süreci örgütlemeye çalışmaktadırlar. “Toplum Destekli Tarım, Katılımcı Sertifikasyon” vb. yöntemlerle de tüketicilerin tarımsal üretime yabancılaşmasının önüne geçmekte ve oluşturulmaya çalışılan (bazı akademisyenlerin “3.Gıda Rejimi” diye de ifade ettikleri) yeni tarımsal sisteme ayak diremeye, “başka türlü bir tarımsal sistem” örgütlemeye çalışmaktadırlar.

Özellikle büyük kentlerde, genetiğiyle oynanmamış (GDO’suz), kimyasallarla zehirlenmemiş gıdaya ulaşmak isteyen tüketiciler bir araya gelmekte, şirketlerin cenderesine girmek istemeyen, yerel tohumlarla üretim yapmaya çalışan ancak pazar sorunu da yaşayan üreticilere ulaşmaya çalışmakta karşılıklı dayanışmayla fiyat, tedarik ve dağıtım sorununu çözmeye çalışmaktadırlar.

Bunlar anlamlı birliktelikler olup, bir kısmı birlikteliklerini sadece “genetiğiyle oynanmamış, kimyasallarla zehirlenmemiş gıdaya ulaşmak” la da sınırlı tutmamaktadırlar. Birlikteliklerinin ilkelerini çoğaltmaya çalışırken  ürün tedarikinde bulundukları üreticinin “çocuk işçi çalıştırıp çalıştırmadığını, kadın emeğine karşı duyarlı olup olmadığını” sorgularlar veya ürün tedarikinde bulundukları bir üretici kooperatifi ise “kooperatifin karar alma süreçlerinde demokratik olup olmadıklarını, kooperatifin varlığının o yöredeki ürün çeşitliliğine zarar verip vermediğini, çalışanlarının sendikalaşmasına izin verip vermediğini, kooperatif üyelerinin genelde  aile işletmecisi mi yoksa ticari işletmeci mi  olduğu” gibi değerlendirme kriterini de ilkeleri arasına almaya çalışırlar ve yasal tüzel kişilik olarak da “tüketici kooperatifi” olurlar.

Hemen aşmaları gereken birkaç problem önlerine çıkar; katılımcı sayısı arttıkça karar süreçlerini nasıl işletecekler? İstenilen ölçekteki gıdaya ve çeşitliliğine nasıl ulaşacaklar? Yasal tüzel kişilik haline gelenler yasal mevzuatları nasıl aşacaklar? Genelde de sorunu “yemek yemenin politik bir eylem” olarak ve cevabının da “uzun vadeli politik problem ve cevap” arayışla çözülebileceğini görmeyenler, yasal mevzuatlara da takılmadan, hemen istenilen ölçekteki gıdaya ve ürün çeşitliliğine ulaşmak için kolaycı çözümlere yönelmektedirler. Bu nedenledir ki; satın alacakları ürünlerin niteliklerine, ürün tedarik edecekleri kişi veya kooperatiflere ilişkin tercih ilkelerini geliştirme yerine, kolaycı bir çözümle bu ilkelerde esnemeler yapmaya yönelirler. Varoluş nedenleri zamanla sadece üretici ile tüketici arasındaki aracılardan kurtularak üreticilerin daha uygun fiyata ürününü satmasına, tüketicilerin de daha uygun fiyata ürün satın almasına dönüşmektedir. İki taraf açısından da “kârlı” bir alışveriştir, ama söz konusu yöntem bu tüketici kooperatiflerini (birliktelikleri) var olan veya var edilmeye çalışılan gıda sistemine karşı alternatif  olma özelliği ve istencinden ister, istemez uzaklaştırır. Sadece kapitalizmin yarattığı ekonomik kriz ve gıda krizi karşısında sistem içinde yaşayabilmek için bir dayanışma aracı olarak kalmaya mahkum eder. (22)

Üreticiler ve Kooperatifleri (birliktelikleri) açısından ise durum biraz daha farklıdır. Üreticiler şirketlerin güdümüne  girmek istememelerine rağmen uygulanan tarım politikaları yüzünden, gerek üretim için girdi sağlarken, gerekse de ürettiği ürünü pazara sunarken şirketlerin cenderesi içindedirler. Yasal mevzuatlar da sürekli aleyhlerine işlemektedir. Ailelerinin ve kendilerinin yaşamlarını sürdürebilmek için pazarda alıcısı olan ürünleri üretmek zorundadırlar. Büyük bir çoğunluk açısından pazardaki müşteri doğrudan tüketiciler değil, TMO gibi KİT’ler, tüccarlar, ihracatçılar, gıda şirketleri, büyük marketler, tarımsal ürün işleyen fabrikalardır.

Üreticilerin çok az bir kısmı doğrudan tüketicilere satış yaparlar. Ürünlerini  doğrudan tüketiciye ulaştırabildikleri  yerler ise sayısı giderek azalan yerel üretici pazarları ile üretici kooperatiflerinin satış yerleridir. Bu nedenledir ki üreticilerin kendilerini örgütlemeleri kadar, havanın, suyun, toprağın kirletilmesine karşı olan, biyoçeşitliliğin ve ekolojik dengenin korunmasını önemseyen, sağlıklı gıdaya ulaşmak isteyen tüketicilerin de örgütlenmesine ihtiyaçları vardır. Çünkü o zaman tüketici örgütleri (kooperatifler, inisiyatifler, topluluklar vb.) ile girdikleri dayanışma ilişkisiyle   ürün çeşitliliğini koruyarak, yerel tohumlarla ve yerel hayvan ırklarıyla sağlıklı ürünler üretip bu ürünlerin gelirleriyle de ailelerinin ve kendilerinin yaşamını sürdürebilirler. Ancak o zaman şirketlerin kontrolü dışına çıkabilir, Gıda Egemenliği inşa edilebilir. Bu anlamıyla kentlerde ortaya çıkmaya başlayan tüketici kooperatifleri, gıda toplulukları gibi birlikteliklerin ve onların dayanışmasının önemi büyüktür. Gıda Egemenliği mücadelesini güçlendirecek biçimde örgütlenmiş kentlerdeki oluşumlar ve küçük üreticilerin kooperatifleri önemlidir.

Son yıllarda böylesine bir dayanışmanın (tüketiciler ve üretici kooperatifi dayanışmasının) iki önemli örneği vardır. Bunlardan birisi “Hopa Çay” adıyla bilinen “Hopa Tarımsal Kalkınma Kooperatifi”  diğeri de “Ovacık Kooperatifi” diye bilinen Ovacık 94 Mahallesi Tarımsal Kalkınma Kooperatifi’dir.

“Hopa Çay” 1959 yılında kurulmuş 2000’li yıllarda işlevsiz hale gelmiş, borçlanmış, çay işleme fabrikası atıl kalmıştır. 2012 yılında üyeleri kooperatiflerine sahip çıkmak üzere hamle yaparak kongreyi almış, çay işleme fabrikasını da faaliyete geçirmiştir. Geçmiş dönemin borç yükünü de üstünde taşıyan kooperatife ülkenin bir çok bölgesinden tüketiciler de sahip çıkmış, gerek kendiliğinden gerekse de  kooperatif dostu insanların teşvikiyle kooperatifle dayanışma sürecine girmişlerdir. Bu süreç hala devam etmektedir ve nereye evrileceği kooperatifin gerek ekonomik sorunlarını aşmasına, gerekse de üyeler arasındaki ilişkilerinin demokratik işleyişine bağlı olduğu kadar tüketicilerin de kendi aralarındaki ilişkilerinin  demokratik bir şekilde örgütlü hale gelmesine ve Hopa-Çay’la olan dayanışma ilişkisinin taşıdığı ve taşımak istediği anlama bağlıdır.

Ovacık Belediyesi’nin katkılarıyla örgütlenen Ovacık Kooperatifi “Endüstriyel üretime karşı kolektif üretimi, endüstriyel pazarlamaya karşı dayanışma odaklı pazarlamayı savunuyoruz”, “Kapitalist fiyat politikalarına karşı adil fiyat politikasını savunarak sağlıklı, organik gıdaya ulaşımı temel bir hak olarak görüyor ve üst sınıfların tekelinden çıkarıyoruz. Ürünlerimizin alış ve satış fiyatını üreticilerimizle beraber belirliyoruz. Asla sermaye oluşturma amacı taşımıyor, gelirimizi yalnızca  kooperatif fonlarına aktararak toplumla paylaşıyoruz. Emeği sömürü alanı olarak değil , örgütleme alanı olarak görüyor, ağır işler hariç kadınlarımızı istihdam ediyoruz” (23) diyerek süreçlerindeki “politik iddialarını” da ortaya koymuşlardır. Bu nedenledir ki yoğun bir şekilde toplumun farklı kesimlerinden tüketicilerin ve tüketici örgütlenmelerinin destek ve dayanışmasının önünü açmışlardır. Ovacık Kooperatifi ile dayanışmak ve gıda ihtiyaçlarını onlardan temin etmek isteyen tüketiciler de kendi aralarında da organize olarak, gruplar halinde ürün siparişleri vermeye başlamışlar, gelen ürünleri gönüllü olarak dağıtımını üstlenmişler ve böylelikle de kendi aralarında da dayanışmanın nüveleri oluşmaya başlamıştır. Bunun geliştirilmesi gerekir, ancak Ovacık Kooperatifi de bazı konularda “klasik kooperatifçilik anlayışı”nı uygulamaya başlayınca sürecin sekteye uğrayacağı aşikardır.

Nedir bu “klasik kooperatifçilik anlayışı”? Daha çok çeşitte ve daha çok ürün satacağı ve daha çok insana ulaşacağı iddiası ile marketleşmesidir. Aslında “marketleşme” politik arka planın yeterince sorgulanmaması nedeniyle ortaya çıkan bir olgudur.

Marketleşme elbette tüketicinin ürüne daha kolay ulaşımını sağlar. Ancak unutulmamalıdır ki gerek Hopa Çay’ı gerekse Ovacık Kooperatifi’ni büyüten ve aranılır hale getiren şey sadece tüketicilerin üretici örgütü ile dayanışması değil, tüketicilerin de kendi aralarında dayanışmasıdır.  “Marketleşme” tüketicilerin bu kendi aralarındaki dayanışmasını sekteye uğratır. Bunun yanı sıra “marketleşme” yeni pazarlama giderlerini de yol açtığından dolayı “pazarlanacak ürün çeşitliliğini arttırma ve daha fazla ürün pazarlama” adına markette üyelerinin ürettiği ürünlerin dışındaki ürünleri de raflara koymayı gerektirir. Nitekim Ovacık Kooperatifi’nin marketlerinde aracılardan hatta şirketlerden temin edilmiş ürünleri de raflarda görmeye başladık. Örneğin paketlenmiş ve kavrulmuş etin üzerinde “Ltd. şirket” etiketini görürsünüz.

“Ürün çeşitliliğini ve miktarını arttırma” adına yapılan bir başka yanlış da “sözleşmeli üretim”dir. (24) Kooperatif üyeliği dışında kalan üreticilerin de kendi aralarında ve tüketicilerle dayanışmasını örgütlemek yerine “kooperatif tüzel kişiliği” ile üreticilerin sözleşme yaparak (sözleşmeli) üretimde bulunmasını sağlamak “3.Gıda Rejimi”nde şirketlerin “tüketiciye sağlıklı ürün ulaştırmak için üretimden pazarlamaya ürünü denetliyor ve menşei belli ürün sunuyoruz” propagandasıyla tarımsal üretimi tamamen kontrol edebilmek ve üreticileri tamamen şirketlere bağımlı hale getirebilmek için savunduğu ve uyguladığı “sözleşmeli üretim”  sistemini meşrulaştırır ve “emeği sömürü alanı olarak değil, örgütleme alanı olarak görülmesi” mantığıyla da çelişir. Çünkü kooperatifi başka üreticilerin işvereni haline getirir.

Sonuç Yerine:

Gıda Egemenliğini inşa etmek ve geliştirmek istiyorsak; üreticiler ve tüketiciler üzerinde olumlu etkiler yaratan Kooperatif, İnisiyatif, Gıda Toplulukları vb. (hangi adla olursa olsun) örgütlenmelerinin çoğalması, desteklenmesi gerekiyor. Söz konusu örgütlenmeler de alternatif çözüm geliştirmeye çalışırken “sistemin boşluklarından yararlanıp çözüm üretme”yi değil, sistemi sorgulamayı hakim düşünüş biçimleri haline getirmeleri gerekiyor, ancak o zaman önerdikleri şeyler sistem karşıtı örgütlenme ve mücadele yöntemleri haline gelebilir. Aksi takdirde önerdikleri ve yaptıkları şeyler bir nevi sistemin öngördüğü oranda örgütlülük ve mücadele yöntemlerini öne çıkartan, kapitalist sistemin devamlılığını sağlayacak ihtiyaçları karşılamaya dönük örgütlülükler haline dönüşür. Bu nedenledir ki “kapitalizme alternatif yeni bir ekonomik modelleme olarak” kooperatif/çilik tartışmaları bitmiş tartışmalar değil, aksine büyük ölçüde yeni başlayan tartışmalardır.

 

DİPNOTLAR

1) Ayrıntı için bkz; Kooperatifçilik: Sınırlar ve İmkanlar-II www.karasaban.net

2) İnternet ortamında bu konuda bir çok yazı vardır.

3) İnternet ortamında bu konuda bir çok yazı ve veri vardır.

4) Ticaret Bakanlığı Kooperatifçilik Genel Müdürlüğü verilerine göre, bu gün ülkemizde toplam olarak “26 çeşit ve 84 bin 232 kooperatif ve bunların da 8 milyon 109 bin ortağı” olduğu  söylenmektedir. Bu yazıda sadece Tarımsal üretim ve gıda ile ilgili kooperatifleri ele alacağım, bu kooperatiflerin de bir bölümünü Ticaret Bakanlığı, bir bölümünü de Tarım ve Orman Bakanlığı’nın görev  ve denetleme alanı içine girer. Örneğin Tarımsal Kalkınma Kooperatifleri Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlıyken, Tarım Satış Kooperatifleri, Tüketici Kooperatifleri Ticaret Bakanlığı’na bağlıdır.

5) Türkiye’de Tarımsal Kooperatifçiliğin Gelişimi ve Fiskobirlik: Tarihsel Bir Değerlendirme- Ergül BALLI

6) Ancak şu da gözden kaçırılmamalıdır: feodalizmin egemen olduğu ve tüm toplumu şekillendirdiği bir toplumsal düzende kapitalist bir düzen istemek ve kapitalist ilişkilerin güçlenmesini sağlayacak örgütlenmeleri örgütlemeye çalışmak tutuculuk değildir.

7)Türkiye’de Tarımsal Kooperatifçiliğin Gelişimi ve Fiskobirlik: Tarihsel Bir Değerlendirme- Ergül BALLI

8)1930·1940 YILLARI ARASINDA TÜRKiYE’DE TARIMSAL KOOPERATiFLER ÜZERiNE BiR DENEME M.Bülent Varlık.

9)Bu yasalar ufak tefek değişikliklerle neoliberal politikaların uygulanmaya başladığı 12 Eylül dönemi de dahil devam etmiştir.

10) GİMA’nın çoğunluk hissesi 1996 yılında Fiba Holding’e geçmiş, daha sonra da CarfourSa’ya satılmıştır.

11) http://www.basaksigortaanilarda.com/bildiriler.html    TSKB’inden sermaye aktarımı ile kurulan Başak Sigorta’nın bugünkü sahibi uluslar arası sigorta şirketi olan Groupama  Sigorta’dır

12)  https://www.turktob.org.tr TÜRKİYE’DE DÜNDEN BUGÜNE ŞEKER PANCARI TOHUMCULUĞU- Dr. Muzaffer Adıyaman

13) Tabi bu sözleşmeli üretimi bu günkü şirketlerin üreticileri köleleştirmeye çalıştıkları sözleşmeli üretimle karıştırmamak gerekiyor.)

14)http://www.abholding.com.tr , http://www.pankobirlik.com.tr , http://torku.com.tr

15)  Migros tarihine ilişkin yazılar

16)  M.Tanju Akad- Türkiye’de Tarımın Ekonomi-Politiği 1923-2013-Editör:Necdet Oral-Notabene Yayınları

17) M.Tanju Akad- Türkiye’de Tarımın Ekonomi-Politiği 1923-2013-Editör:Necdet Oral- Notabene Yayınları

18) Bu örnekler “kooperatifçiliği kötülemek” olarak ele alınmamalı, aksine “yeni yaşamın nüveleri, yeni toplumun prototipleri” olarak    gerek üretici, gerekse tüketici kooperatiflerini örgütlenmeyi düşündüğümüz zaman neleri yapmamamız gerektiğini belirlemek açısından ele alınmalıdır.

19) TARIM SATIŞ KOOPERATİF VE BİRLİKLERİ HAKKINDA KANUN- Kanun No. 4572 Kabul Tarihi : 1.6.2000

20) Çağdaş Tarım Sorunu- Zülküf Aydın

21) Sözleşmeli üretim; çok uluslu uluslar arası tarımsal sanayi ve ticaret şirketlerinin üreticilerin ve ailelerinin emeklerini, sahip oldukları üretim araçlarını (tarla, makine vb.) değerinin altında bir ücretle kullanabilmesinin ve ülkelerdeki tarımsal üretimi tamamen kontrol edebilmesinin bir aracı olarak kullandıkları ve üreticileri tamamen şirketlere bağımlı hale getiren bir sistemdir.

22) Elbette böyle bir dayanışma da kötü bir şey değildir. Ancak ekonomik krize ve gıda krizine yol açan sisteme başkaldırı araçlarından birisi olarak kooperatifleri ve dayanışma ağlarını kurguladığını iddia edenlerin iddialarına uygun davranmaları gerekir. Eleştiri ve eksiklik vurguları bu iddiaları taşıyanlaradır.

23) www.ovacikdogal.com

24) www.ovacikdogal.com -Blog yazıları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir