Mevlüt Asar: Gönüllü sürgün

Ayvalık sevdalısı, gönüllü sürgün, yazar, edebiyatçı, şair Mevlüt Asar ile Almanya’da Türkiyeliler, Avrupa’da hızla yükselen göçmen ve İslam karşıtlığı hakkında konuştuk. Uzun yıllar birlikte çalıştığı Fakir Baykurt’u bir de Mevlüt Asar’dan dinledik. İki Ülke-İki Lisan-Bir İnsan kitabının yazarı Mevlüt Asar uzun yıllar edindiği tecrübeleri papalina.org’a anlattı.

Söyleşimizi iki bölüm halinde yayımlayacağız.

Papalina.org: Mevlüt Bey öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz?

Mevlüt Asar: Evet tabii beni tanıyabilirsiniz ama insanın kendini anlatması zordur, en zor olandır. Ben 1951’de Konya’nın Beyşehir ilçesinde bir köyde doğdum. Küçüklüğümde çocukluğumda dünyayı o köy kadar zannederdim. Fakat hayat koşulları, ailenin Ankara’ya göçü, daha sonra benim Almanya’ya göç edişim, göçmen oluşum Almanya’ya dünyanın çok büyük olduğunu aynı zamanda yine de çok küçük olduğunu fark ettim. Şu anda Ayvalık’tayım. Ayvalık benim eğitimci-öğretmen olarak yaşadığım emekli olduğum Duisburg’dan sonra ikinci evim sayılır. Ayvalık’ı seviyorum, doğasıyla, tarihiyle, insanıyla beni çok cezbeden bir yer. Bu söyleşiyi Ayvalık’ta yapmak ayrıca bir güzellik diye düşünüyorum.

Bir taraftan eğitimcilik hayatımın yanında ben Fakir Baykurt ile olan arkadaşlığımın da etkisiyle yazmaya başladım. İlk kitabım 1987’de bir Türkçe-Almanca şiir kitabı olarak çıktı ve arkası geldi. Son dört yılda emekli olduktan sonra Türkiye’de 4 tane kitabım yayınlandı. En son daha çok denemelerin yer aldığı makale, söyleşi ve aforizmaların yer aldığı “İki Ülke-İki Lisan-Bir İnsan” adlı bir kitabım çıktı. Onunla ilgili son sıralarda Ayvalık’ta iki tanıtım toplantısı ve söyleşi yapıldı. Yani Mevlüt Asar bir taraftan eğitimci bir taraftan düşünen bir insan bir taraftan yazmaya çalışan bir insan bir taraftan bir gurbetçi Ayvalık sevdalısı ve bir baba, böyle bir insan Mevlüt Asar.

Papalina.org: Yeni kitabınızdan biraz bahsedelim. “İki Ülke-İki Lisan-Bir İnsan”. Edebiyat alanından sonra uzun süren gözlemlere dayalı daha farklı bir alana doğru devam etmişsiniz. Bu alana sizi iten neydi?

Mevlüt Asar: Haklısınız. Şu da ele veriyor; bu kitap aslında benim kendimi bildikten sonra ya da yazmaya düşünmeye başladıktan sonra ve hem Türkiye’deki yaşamın sonunda hem Almanya’daki 40 yıllık neredeyse göç yaşamı sonunda edindiğim birikimlerin ve tecrübelerin bir özeti.  Yani bir yazıya dökülmüş şekli. Bu kitabı yayınlayıp yayınlamakta biraz tereddüt ettim. Fakat sonra düşündüm ki belki de okuyan insanlar için bu deneyimler ve gözlemler farklı bir bakış açısı sunabilir. Kendi dünyasına, kendi yaşadığı ülkeye Almanya ya da Türkiye’de, birazcık gözlük değiştirmesine ya da en azından bazı soruları düşünmesine neden olabileceğine karar verdim. Bazı arkadaşlar da bunu onayladılar ve böylece kitap ortaya çıkmış oldu. Mevlüt Asar’ın yaşamından bir özet diyebiliriz.

Papalina.org: Kendinizi ‘gönüllü sürgün’ olarak tanımlamışsınız. Bunu açıklar mısınız?

Mevlüt Asar: Gönüllü sürgün şu; ben aslında o zamanki adıyla Federal Almanya’ya gezmek görmek için gittim. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdim ardından yedek subaylığımı yaptım o arada Avrupa’yı, Almanya’yı görmek istedim eşimle birlikte. Fakat bir takım şahsi ve ailevi gelişmeler benim orada kalmam sonucunu doğurdu. Bu ayrımı şunu için yapıyorum; gönüllü sürgün diyorsunuz, 12 Mart ve 12 Eylül’den sonra Avrupa’ya gönülsüz olarak giden, ülkeyi terk etmek zorunda kalan ya da sürgün edilen insanlar vardı. Onlarla bir ayrım koymak için, yani ben oradaki hayatımı isteyerek sürdürdüm. İstesem dönebilirdim bir engel yoktu. O anlamda ‘gönüllü sürgüm’ dedim.

Papalina.org: Uzun yıllardır Almanya’da yaşıyorsunuz. Almanya’da yaşayan Türkiyelileri de biraz analiz eden bir kitap olmuş . sizin bakış açınızdan Almanya’daki Türkiyeliler nasıl görünüyor, topluma yeterince entegre olmuşlar mı?

Mevlüt Asar: Şimdi bu soru aslında bir tek yanıtı olmayan, bir tek cümleyle cevaplanamayacak bir soru. Aynı zamanda aslında oradaki insanlara bakış açısı, Kuzey Avrupa’daki Türkiyeli göçmenlere yerli insanların bakış açısı bir yerde Türkiye’ye bakış açısını da yansıtıyor. Şuradan baktığımız zaman özellikle ilk kuşak göçmen işçiler kırsal bölgelerden, köylerden gelmişler. Yani bir feodal kültürün içerisinde yaşayan insanlar. Tabii ki kültürel değerleri ve bakış açıları da onunla belirlenmiş. Bunlar Almanya’ya, Fransa’ya, Belçika’ya ve Hollanda’ya gidince tabii ki oradaki kültürle çok büyük çelişkiler yaşamışlar ve bir yerde kendilerini “korumak” maksadıyla kendi kültürlerini kaybetmemek için bir arada yaşamayı ve kendi kültürlerini yaşatmayı tercih etmişler. Ve nihayetinde hepsini kapsamasa da bir paralel yaşam ortaya çıkmış durumda. Küçük küçük Anadolular oluştu sanayi kentlerinde. Tabii ki bu soyutlanmışlık, ayrı ve farklı yaşam biçimi yerli halkın dikkatini çekiyor. Kendilerinin yaşamadığı bir yaşam tarzı görüyorlar. Bizimkiler de onların yaşam tarzında kendilerini bulamıyorlar. Böyle bir çelişki var. Bu Almanya’daki ırkçı akımlar için malzeme oluşturuyor. Biliyorsunuz milliyetçilik ve ırkçılık kendilerini sürdürebilmek için hep bir düşmana ve karşıtlığa ihtiyaç duyar. Türkler, ve şimdi yer yer Suriyeliler, bu karşıtlığı temsil ediyorlar. Buna karşı hem göçmenler içerisinde hem de Alman demokratik örgütler ve partiler içerisinde bir mücadele var. Sonuç olarak diyebilirim ki, neredeyse göçmen toplumun üçte biri böyle bir paralel yaşam sürdürüyor. Kendi inançları, kendi Türkiye’nde ya da ülkesinde yaşar gibi. Ama bunun dışında bu çemberi kıran, Alman toplumuna entegre olan insanlar da var. Şehir yaşamını ve kültürel yaşamını görmüş, bir ölçüde Alevi kesim, Alman kültürüyle çok büyük çelişkiler yaşamayan kesim ve onların çocukları da topluma uymuş durumda. Bugün Alman toplumundaki profil değişti diyebilirim. Sadece işçiler yok; doktorlar, mühendisler, yazarlar, sinemacılar ve hatta parlamentoda temsilciler var. Renkli ve farklı bir resim çiziyoruz Almanya’da.

Papalina.org: Göçmen karşıtlığının geçmiş yıllara göre hızla yükseldiğini görüyoruz. Bu yükselişin sebebi acaba tüm dünyada olduğu gibi, göçmenlerin ucuz iş gücünü temsil etmesi, bir nevi aslında sosyal adaletsizliği daha da derinleştirmesi olarak görülüyor olabilir mi?

Mevlüt Asar: Kesinlikle bunun payı var. Almanya ya da Avrupa, genel anlamda Batı, dünyadaki sömürü sisteminin egemenliğini bir ölçüde kaybettiğinin farkında. Özellikle reel sosyalizmin yıkılmasından sonra bu kayıp kapitalizmin gerçek yüzünü neoliberalizm şeklinde ortaya çıkardı. Ama vahşi kapitalizme dönüş şeklinde bir görüntü ortaya çıktı. Avrupa ülkelerinin çoğunda, Belki İskandinav ülkelerini dışında tutabiliriz, bugüne kadar mücadele yoluyla ya da kolaylıkla elde edilmiş sosyal haklar kısıtlanmaya başlandı. İşsizlik parası azaldı, sağlık hizmetlerinde tasarrufa gidildi. Dolayısıyla neoliberal anlayışın yani sosyal yönünü törpüleyen, Almanya’da özellikle, bir ekonomik ve siyasi düzen inşa edildi, hatta bu sosyal demokratların katkısıyla oldu. Kısacası şunu söyleyebiliriz; dünyada artık gerçekten bir resource (kaynak) savaşı var. Bu giderek hem globalleşme adı altında gerçekleşiyor ama milli devlet ve milli çıkarları da körükleyen bir durum ve bu halka yansıyor. Halk sonuçta, hele deneyimli ve güçlü değilse, bu tür akımların,  kendi devletini ve ülkesini savunarak daha refah düzeyini elde tutmak düşüncesiyle peşine düşebiliyor. Almanya’daki gibi AFD gibi ırkçı milliyetçi partilerin peşine düşebiliyor.

Papalina.org: Sanırım Avrupa’da Siyasal İslam’a karşı da ciddi bir tepki var. Özellikle Almanya’da. Bu da tabii, dediğiniz gibi,  göçmen karşıtlığını körüklüyor olabilir. Geçenlerde katıldığınız bir söyleşide  PEGİDA’nın mecliste temsiliyet kazandığından bahsettiniz. Alman halkı bu duruma nasıl bakıyor? Bir yandan Nazi Almanya’sı dönemiyle yüzleşmeye çalışıyorlar, ama bu konuda bu kadar yoğun çaba harcamışken böyle bir temsiliyet alanı yakalamaları size ürkütücü gelmiyor mu? Sanki bir hayaleti çağırmaya çalışır gibi?

Mevlüt Asar: Haklısınız. Bu tehlike var. Bu tehlikeyi sadece biz sezmiyoruz; Alman aydınları, Alman entelektüelleri, düşünen insanlar, hatta demokratik partiler bu tehlikenin bilincindeler. PEGİDA olayı Almanya’ya aslında bir çeşit ayna tuttu. Unutulmuş ya da iyileşmiş zannedilen bir takım hastalıklar, bir takım kavramlar yeniden ortaya çıkmaya başladı. İslam’ın siyasallaşıp özellikle terörü bir araç olarak kullanmasına kadar gerçekten Almanya İslam konusunda en liberal ülkelerden biriydi. Bu sadece kendi tercihleri değil, anayasal olarak kurulmuş bir düzenin sonucuydu. Almanya’da özellikle faşizmden sonra kabul edilen en liberal anayasa bütün gruplara sonsuz özgürlük denebilecek haklar tanıdı. Tabii Siyasal İslam da bunu kullandı. Kendilerine taraftar yetiştirebilmek için devletin denetiminden uzak kurslar yaptılar, camiler kurdular. Artık teröre dönüşünce, toplumda kendini göstermeye, toplumsal yaşam için bir tehlike olarak tezahür etmeye başlayınca tabii ki halk da tepki göstermeye başladı. Sürekli olarak medyanın bunu gündemde tutmasıyla da bir İslam karşıtlığı oluştu. Alman çok ayrım yapamıyor, biz de çoğu kez İslam dinini bir sepete koyuyoruz. Böylece İslam adına yapılmış her şey aynı sepete konabiliyor. Ama bunu böyle düşünmeyen insanlar da var tabii. Kısaca tekrar dönersek, gerçekten bu PEGİDA’nın meclise girmesi, ADF (Almanya İçin Yeni Seçenek Partisi) olarak, üstelik üçüncü büyük parti olarak parlamentoya girmesi elbette çok büyük bir şok etkisi yarattı. Hem partilerde hem demokratik örgütlerde buna karşı bir mücadele veriliyor. Bu mücadelenin boyutları tartışılıyor. Halkın buna neden bu kadar ilgi gösterdiği düşünülüyor ve yeni önlemler alınmaya çalışılıyor. Böyle bir tehlike mevcut.

Papalina.org: 12 Eylül’den sonra zorunlu gidişler oldu Almanya’ya. Bunların büyük bir bölümü devrimci demokrat insanlar oluşturdu. Fakat böyle geniş çaplı bir topluluk olmasına rağmen Almanya’da yaşayan Türklerin daha çok çeşitli İslam kliklerine kaydığını görüyoruz. Buradan gidenlerin bu durumu değiştirecek bir etkisi olamadım mı?

Mevlüt Asar: Maalesef bu konuyu ben bu kitabımda da, dikkatinizi çekmiştir, bir özeleştiri olarak yazdım. Şu oldu; 80 sonrasında gelen insanların olumlu etkileri de oldu, olumsuz etkileri de oldu. Olumlu etkileri orada bir kültür sanat yaşamının ortaya çıkmasını sağladı. En azından Türkiyeliler için dergiler gazeteler çıkmaya başladı, tiyatrolar kuruldu. Ama bunun yanında o insanlar genellikle benim gibi gönüllü göçmen değil zorunlu göçmendi, yani onların kafasında Türkiye’ye dönmek Türkiye’yi mümkün olduğunca kısa sürede demokratikleştirmek yatıyordu ve insanlara bunu empoze ettiler. Bir şekilde oradaki insanların Türkiye’ye yönelik düşünmelerini ve yaşamalarını teşvik ettiler. Ama bunu sadece onlar teşvik etmiyorlardı, oradaki milliyetçi ve dini örgütlenmeler de aynı şekilde o insanları kendi kültürleri içerinde kapalı tutmaya çalışıyorlardı, taraftar bulabilmek için kendi varlıklarını sürdürebilmek için. Bu pek görülemedi. Aydın sol kesim tarafından farkına varılamadı ve 80 sonrasında özellikle o zamanki askeri cuntanın da gayretleriyle, dini akımları teşvik etmesiyle Alman Devleti’nin bunu görmezden gelmesiyle orada gerçekten katı ve tutucu bir dinsel ve milliyetçi bir oluşum oldu. Son sıralarda, Tayyip Erdoğan’ın oradaki konuşması ve buna gösterilen tepkilerle bu durum ortaya çıktı. Yüzde yetmişe yakın oy verenlerin bugün Türkiye’de iktidarı desteklediği ortaya çıktı. Tabii bu Almanları da şoke etti. “40 senedir demokratik, özgür, laik bir ülkede yaşıyorlar ama Türkiye’de anti-demokratik bir gelişimi temsil eden bir partiye nasıl oy verebiliyorlar?” diye büyük bir soru işareti oluştu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir