Mevlüt Asar: Gönüllü sürgün-2

Mevlüt Asar ile gerçekleştirdiğimiz röportajın ikinci kısmını da okuyucularımızla paylaşıyoruz.

Papalina.org: Biraz da Türkiye’ye bakalım o zaman. Demokrasi ile ilgili ciddi bir geriye gidiş söz konusu. Mevcut kazanımlar da günden güne eridi. Avrupa’dan Türkiye’ye bakıldığında nasıl bir tablo ortaya çıkıyor?

Mevlüt Asar: Almanya’dan bakıldığında iki tür bakış açısı söz konusu. Benim gibi Türkiye’yi bilen, 12 Mart ve 12 Eylül’ü yaşamış bir aydın insanın bakışıyla, oradaki bir Alman’ın ya da Alman aydınının Türkiye bakışı açısı. Bu iki bakış son yıllara kadar farkıydı. Biz, 12 Mart ve 12 Eylül’ü yaşamış insanlar hep demokrasi özlemi çektik. Bu özlemin AKP’nin ilk yıllarında gerçekleşeceğini zannedenler oldu. “Yetmez Ama Evet” diyenler gibi. AKP ilk iktidar yıllarında Almanya ve Avrupa’da gerçekten olumlu bir izlenim bıraktı. Türkiye’nin değişeceğini, modernleşeceğini, demokratikleşeceğini düşündüler. Ama dinsel referanslı bir parti olması bizi hep tedirgin etti. Nitekim son gelişmeler gerçekten demokrasi ile uyuşmayacak, örtüşmeyecek gelişmelerdi. Bunları gördükçe ben olumsuzluğa düşmeye, iyimserliğimi kaybetmeye başladık. Bunu Avrupa ve Alman kamuoyu çok geç, “olay” kendilerine dokununca seçim propagandaları, çatışmalar, kavgalar başlayınca fark ettiler. Şimdi görünüşte ciddi bir karşı duruş sergiliyorlar. Ama ekonomik çıkarları için resmi düzeyde pek tepki göstermiyorlar. Benim fikrimi sorarsanız, Türkiye çok zor bir süreçten geçiyor. Ben iyimserliğimi kaybetmek istemiyorum. Almanların bir sözü vardır “Umut en son ölür” derler. Sonuçta her halk, her millet kendi hak ettiği yönetim biçimini seçiyor. Tabii halk bunu ne kadar özgür seçebiliyor, bu konuda nasıl bir irade sergiliyor, o önemli. Eğer özgür bir irade sergilemesi söz konusu olabilirse Türk insanı n doğru karar vereceğini, için iyi günlerin geleceğini düşünüyorum.

Papalina.org: Türkiye’de demokrasinin yeniden inşası nasıl mümkün olur? Nazi Almanya’sı örneğini vermiştiniz söyleşinizde.

Mevlüt Asar: Zor bir soru. Belki bir başka ülke için öngörüde bulunmak, bir reçete yazmak kolay ama Türkiye için özellikle demokrasi yolunda tarihi travmalar yaşanmış, engellerle karşılaşmış ve bugün de hakikaten zorluklar yaşayan bir ülkenin nasıl düzlüğe çıkacağı, nasıl hak edilen demokratik yaşama kavuşacağı sorusu yanıtlanması zor bir soru. Ama daha önce yaşanan örnekler var. Zor koşullardan çıkmış bir İspanya, Almanya ve Yunanistan örnekleri var. Bu örneklerden yola çıkarak diyebiliriz ki, bu süreç kolay değil. Demokrasiyi yerleştirmek sadece devletin bir görevi değildir. En liberal en demokratik anayasayı yazabilirsiniz ama o anayasa gerek devlet gerekse yurttaşlar tarafından içselleştirilememişse o ülkede demokrasinin yaşaması ve gelişmesi gerçekten zor. Her şeyden önce eğer bir düzlüğe çıkacaksak, Türkiye çoğulcu demokratik bir toplum olarak önce bu tek tipleştirmeden vazgeçmeli. Bu seçimlerden sonra nasıl bir tablo çıkacak bilmiyorum, ama şunu söyleyebilirim ki, yüz yıllık bir Cumhuriyet deneyimi var ve geldiğimiz nokta ortada. Bundan sonrası kolay bir süreç olmayacak. Bugün bir iktidar değişikliği bile olsa, Türkiye’nin demokratikleşmesi epey bir süreç alacağa benziyor. Bunu yapabilmek için devletin, partilerin, siyasal ve sendikal örgütlenmelerin, STK’ların elini taşın altına koyması gerekiyor. Yeni bir demokratik eğitim hareketi başlatılması gerekiyor. Eğitim müfredatı değişecek, devletle halkın işbirliği değişecek, bunlar kolay şeyler değil. Kendimizi böyle zor bir sürece hazırlamamız gerektiğini düşünüyorum.

Papalina.org: Konuştuklarımızın hepsi aslında neoliberalizmin bir yansıması. Biliyoruz ki neolibarelizm Avrupa halklarını da zorluyor. Sosyal adalet eşitsizliği gittikçe arası kapanmaz uçurumlara dönüşüyor. Avrupa’da yaşayan bir aydın olarak sizden dinleyelim; eğitim, sağlık gibi alanlarda durum nedir? Avrupa neoliberal dönüşümden nasıl etkilendi?

Mevlüt Asar: Başlangıçta da biraz bahsettim. Şu anda Avrupa’da da neoliberalizmin etkileri büyük ölçüde kendini gösteriyor. Avrupa Birliği içerisinde giderek kaynakların azalması, paylaşım zorluğunun ortaya çıkması söz konusu. Eskiden Alman kapitalizmi halka belli bir refah seviyesi sunuyordu. Kurulmuş olan sömürü düzeni içinde, aynı şey Amerika için de geçerli, şimdi artık bu refahı sunamıyor. Sömürü düzeninin bu şekilde sürdürülemeyeceğini de halka anlatmakta zorlanıyorlar, anlatmıyorlar da. Bunun yerine şöyle yapıyorlar: televizyonlarda açlığın, yoksulluğun, savaşın hüküm sürdüğü ülkelerden haberler gösteriyorlar ve “Bakın bu ülkeler ne kadar kötü yaşıyorlar, sizin en azından karnınız doyuyor!” algısı yaratmaya çalışıyorlar. Böyle bilinçli bir müdahale ile insanları daha az haklar ve kamusal hizmetle yaşamaya razı ediyorlar. Almanya’da ırkçı-milliyetçi yükselişe neden olan sebeplerin başında aslında ekonomik sıkıntılar geliyor. Oysa Alman ekonomisi sürekli dış ticaret fazlası veriyor. Yani milyarlarca Euroluk fazla var. Fakat devlet bu fazlayı kapitalistleri yeniden güçlendirmek için kullanıyor, halka için harcamıyor. Tam tersine, işsizlik parasını, sağlık hizmetlerini kısıyor. Bu durum Avrupa ülkelerindeki milliyetçiliği de körüklüyor. Avrupa Birliği ideali bunun altında eziliyor, çünkü herkes kendi çıkarlarını düşünmeye başlıyor. Macaristan ve Polonya örneğinde olduğu gibi daha çok pay alabilmek için güya halkına daha fazla refah sağlamak için Avrupa Birliği’nin içinde daha milliyetçi, daha tutucu bir yol izliyorlar.

Papalina.org: Yeniden kitabınıza dönelim. Makale, deneme ve yazılarınızın azımsanmayacak kadarının altında Ayvalık’ta yazdığınız belirtiliyor. Acaba ilham perinizin yaşadığı yer Ayvalık olabilir mi?

Mevlüt Asar: (Gülüyor) Aslında bu kitabın ortaya çıkışında Ayvalık büyük bir rol oynadı, fakat kitabın içinde Ayvalık çok az. Özellikle sezon başlamadan önce Ayvalık okumak, yazmak ve düşünmek için çok elverişli. Altı saat yazıp sonra deniz kenarına inip yürümek hem rahatlatıyor hem yeni düşünceler edinmenize olanak veriyor. Bu bakımdan yazıların çoğu burada yazıldı. Diğer öykü ve şiir kitaplarımda Ayvalık’ın etkisi daha fazla tabii. Ayvalık tarihi, doğal dokusu ve yaşam tarzıyla her an size bir uyarı verebiliyor. O bakımdan teşvik edici. Bazı öykülerim ve şiirlerim Ayvalık kokuyor.  Ayvalık benim üretkenliğime katkıda bulunuyor.

Papalina.org: Fakir Baykurt’la uzun bir süre çalıştığınızı söylediniz. Fakir Baykurt bu topraklar için önemli bir yazar. Fakat hayatının son zamanlarına kadar Almanya’da yaşadı. Yakın mesai harcayan biri olarak bize Fakir Baykurt’tan ve Almanya’daki hayatından bahseder misiniz?

Mevlüt Asar: Fakir Baykurt kendi çağdaşları içerisinde çok üretken bir yazar. Benim gözlemlediğim kadarıyla, Fakir Abi, uzun sendikacılık yıllarından ve sendikacılık yüzünden yattığı hapishane yıllarından sonra aslında kendi misyonunun, yazarlık olduğunun farkına varıyor. Almanya’ya göç edişinin en önemli nedenlerinden biri bu oldu. Türkiye’de kalsaydı büyük bir ihtimalle siyasal çalkantıların içinde kendini bulacaktı ve siyaset yine ön planda olacaktı. Almanya’ya gelişinin nedeni de yazmak aslında. Fakir Baykurt, ilk kez 1963’te Amerika’ya gidiyor, çocuk yazını üzerine seminerlere katılmak için.  Yolculuğuna Frankfurt’ta ara veriyor ve Türkiyeli işçilerle buluşup konuşuyor. O zaman aklına bunları yazmak geliyor.  Anadolu’da yaşamlarını, kavgalarını anlattığım insanları, gelişmiş bir kapitalist ülkeye göç edişleri  nasıl bir değişime yol açtı,  yaşam biçimlerini, dünya görüşlerini nasıl etkiledi acaba? diye düşünüyor.  Ve “Ben bunu gözlemleyip yazmalıyım” diyerek ta o zaman kafasına koyuyor. Nitekim 1979’da Almanya’ya geldikten sonra da ilk planda Türkiyeli göçmenlerin hayatını yazmaya başlıyor.  “Duisburg Üçlemesi” dediğimiz üç tane roman yazdı. Bunların üçü de göç üzerine. Kahramanları göçmen işçiler. Bu üç romanda adeta göçün sosyolojik tablosunu oldukça isabetli bir şekilde çiziyor.

Fakir Baykurt’un Almanya’daki hayatı daha çok yazmakla geçti, ama hiçbir zaman dünyadan kopmuş, soyutlanmış bir yaşam sürdürmedi. Orada sürekli halkın içindeydi. Türk Mahallerini ve işçi derneklerini gezdi, okumalar ve söyleşiler yaptı. Sürekli malzeme topladı. İşi gücü gözlem yapmak malzeme toplamaktı. Çok yoğun yazdı ve çok yoğun yaşadı. Tabii bu arada Almak Kültürü ile ilişkisi oradaki hayatı tanıması onun eserlerine yeni bir bakış ve tat getirdi, bunun da farkındaydı. O bakımdan orada geçen yıllarını hiç bir şekilde bir “kayıp” olarak görmedi.  Mutlu yaşadı orada ama hep Türkiye hasreti ile yaşadı, bu kesin. 90’lı yılları ortasına Türkiye’ye gidip gelmeye başladı. Vefat etmeden önce kesin dönüş yapma hazırlığındaydı…

Fakir Baykurt Almanya’da, özellikle yaşadığı kent olan Duisburg’da çok izler bıraktı. Duisburg’da kendi adını taşıyan bir meydan ve onun adına verilen bir kültür ödülü var. Bu ödülün ikincisi bana verildi. İki halk arasındaki kültürel kaynaşmayı barış içinde yaşamayı teşvik eden sanat ve edebiyat insanlarına verilen bir ödül. Ardında bıraktığı projeleri ben elimden geldiğince sürdürdüm. Bunlar arasında; “Duisburg Edebiyat İşliği”  ve öğrencilerle birlikte çıkardığı  “Kalem” dergisi var. Fakir Baykurt aslında iz bırakan bir yazar.  Bu belki tüm yazarlar için geçerli. Fakat Fakir Baykurt için farklı, acı bir yönü var: O, ülkesinden uzaklaşmak zorunda kalmış, 20 yıl “gurbet”te yaşamış bir yazar. Birazda bu yüzden Türkiye’de bir süre unutuldu, hatta unutturulmak istendi.  “Kaçtı yurtdışına gitti, sendikayı bıraktı” gibi doğru olmayan, küçümseyici şeyler de ortaya atıldı…

Her şeye rağmen, mutlu yaşadığı söylenebilir.  Fakir Abi’nin, ön iki dişin arasında bir boşluk vardı. Anadolu’da “gedik” derler, gediği olan insanların şanslı olduğuna inanılır.  Fakir Abi’de buna atıfta bulunarak, “Ben de şanslı insanım” derdi. Oysa hayatında çok acı şeyler var tabii. Yazar olmaya karar vermesini bile acı bir olaya dayandırır.  İlginç bir hikâyesi vardır, beni de çok etkilemiştir: Babasını çocuk yaşta kaybediyor, okula gitmesi için annesi dayısının yanına gönderiyor.  Şeker çok kıt o zaman, evlerde saklanıyor ancak misafir gelirse ikram ediliyor. Fakir Baykurt çocukluk yapıyor ve saklanan şekerleri yiyor. Yengesi fark ediyor ve dayısına söylüyor. Dayısı çok kızıyor ve sobadaki kızgın maşayı “hangi elinle yedin!” diye koluna bastırıyor. “Bu olaydan sonra ben, çocukların şeker de yiyebileceği bir dünya kurulması, şeker için canlarının yanmaması için çalışmaya, düzeni değiştirmeye karar verdim” derdi. Tabii bu belki sonradan düşündüğü bir şey de olabilir…

Kalıcı bir yazar olup olamayacağını merak eder; “Ya Mevlüt yazıyoruz çiziyoruz, şu anda beğenen var beğenmeyen var, ama elli ya da yetmiş yıl sonra kim bahsedecek, ne kalacak?” diyordu. Çok birikimli bir insan, ve çok yetenekli, güçlü bir hatipti. Beni çok etkiledi. Kendisiyle olan arkadaşlığım, birlikteliğimiz benim yazın hayatımda belirleyici oldu diyebilirim. Işıklar içinde uyusun…

Papalina.org: Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Mevlüt Asar: O kadar çok şey konuştuk ki! Daha ne söyleyeyim ?!

Papalina.org: Bize zaman ayırdığınız için papalina.org adına çok teşekkür ederim.

MevlütAsar: Ben de size kolaylıklar ve başarılar dilerim.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir