Kooperatifçilik: Sınırlar ve İmkanlar-III / Adnan Çobanoğlu

Günümüzde “Kapitalizme alternatif yeni bir ekonomik modelleme” olarak Kooperatifçilik

21. Yüzyıl’a girerken Dünya’nın birçok ülkesinde gerek üretici kooperatifleri, gerek tüketici kooperatifleri gerekse de “sosyal kooperatifçilik” adıyla ortaya çıkan kooperatifler işleyiş tarzlarıyla, amaçları itibariyle yeniden “Kapitalizme alternatif yeni bir ekonomik modelleme olarak” tartışılmaya başlanmıştır.

Türkiye’de de özellikle “Gezi Direnişleri”nde yaşanan direniş ve dayanışma kültüründen sonra gerek tüketici örgütlenmeleri olarak, gerek üretici örgütlenmeleri olarak, gerekse de “sosyal kooperatifçilik” adını alan eğitim, sağlık v.b birçok konuda kooperatifler ve dayanışma ağları tartışılmakta ve örgütlenmeye çalışılmaktadır. Bunların içinde (özellikle büyük kentlerde) “sağlıklı gıdaya erişim”i temel alan birliktelik tartışmaları birçok bireyin, siyasal gurubun ve inisiyatifin gündemindedir. Bazıları yasal mevzuatı da yerine getirerek kooperatifleşmiş, bazıları kendilerini “kooperatif girişimi”, “gıda topluluğu” v.b adlar vererek faaliyetini sürdürmektedir. Hepsinin ortak hedefi sağlıklı gıdaya erişmek için hem üyeleri arasında dayanışma, hem de köylülerle dayanışma olmuştur.

Bütün bunlar kapitalizmin alternatifi bir arayışı içerdiğinden dolayı tabii ki olumludur ve desteklenmesi gerekir. Ama tartışmalar, ilkeler ve faaliyetler, ürünü nasıl tedarik edecekleri, nasıl dağıtacakları v.b ile sınırlı kalırsa, kendi aralarındaki ve köylülerle arasındaki ilişkiler kapitalizmin dayattığı siyasi, kültürel, hukuksal gıda sistemine de alternatif bir anlayışla örülemezse bu birliktelikler yasal mevzuatların sınırını aşamayan ve sadece kapitalizmin ekonomik krizinin kendi yaşamlarında yarattığı olumsuzluklarla baş etme çabasının ötesine taşmayan dayanışma toplulukları haline gelirler. Çünkü ürünü köylüden veya köylünün kooperatifinden tedarik ediyor olmaları “Kapitalizme alternatif yeni bir ekonomik modelleme” oluşturuyor olmaları anlamına gelmez. Karar alma süreçlerini kolektif yaşayıp yaşamadıkları, köylünün ürettiği ürünü üretirken hangi tohumu kullandığı, kimyasal kullanıp kullanmadığı, köylünün kooperatifinin nasıl bir kooperatif olduğu, onun da karar alma süreçlerindeki işleyişi v.b birçok faktöründe tartışılması ve ilkesel davranış gösterilmesi gerekir. Biliyoruz ki; “Kooperatif” adını almış olmak karar alma süreçlerinin kolektif yaşandığı anlamını taşımamaktadır. Şirket gibi yönetilen binlerce kooperatif vardır.

Karar alma süreçlerinin kolektif yaşanmadığı birlikteliklerden yeni bir toplumsal düzenin nüveleri oluşamaz. Olsa olsa “iyi niyetli bir girişim” olarak kalır. Ama iyi niyetli olmak sorunu çözmez; Marx’ın dediği gibi “cehenneme giden yollar iyi niyet taşları ile döşelidir.” Yapılan iş sistem karşıtı olmak yerine sistemin yeniden üretilmesine yardımcı olma riskini de içinde barındırmaktadır. Son tahlilde de ister üretici, ister tüketici toplulukları, kooperatifleri v.b örgütlenmeler ve örgütlenme girişimleri de mevcut sistemin yaralarını pansuman etmekten öteye gitmez. Sisteme entegre olan, onun devamlılığını sağlayan organizasyonlar haline gelirler.

Kooperatifleri (*) “Kapitalizme alternatif yeni bir ekonomik modelleme” olarak görenler ilkelerini tartışmadan kooperatif kurabilir mi? Veya ilkeleri netleşmeyen kooperatifler “kapitalizme alternatif yeni bir ekonomik modelleme” olabilir mi? Gelecek toplumun nüvesi bir kooperatifçilik iddiası taşınıyorsa tabii ki ilkeler netleşmelidir. 1844 yılında tekstil işçilerinin İngiltere’de kurduğu kooperatif ilkelerinin netliğinden ve evrenselliğinden dolayı yeni bir dayanışma modeli olarak Dünya’ya yayılmıştır. (1)

Bugün ülkemizde toplam olarak “26 çeşit ve 84 bin kooperatif ve bunların da 8 milyon ortağı” olduğu söylenmektedir ve bu kooperatiflerin hemen hepsinin işleyiş tarzı Anonim Şirketler ’den farklı değildir. Profesyonel yöneticiler kararları alıp uygulamaktadır. Bu nedenle bu girişimler önceliklerini ve ilkelerini iyi belirlemeli mevcut kooperatiflerden farklarını net koymalıdırlar.

Peki “Ne Yapmalı?”,”Nasıl Yapmalı?” sorularını hangi sorularla çoğaltmalıyız?

Bunun tek bir cevabı yok, birçok cevabı var.

Emperyalizm tarafından gıda aynı zamanda “politik bir silah” olarak kullanılmaktadır. Bu silahın geri tepmesi için endüstriyel tarımsal üretim ve pazar sisteminden farklı bir sistem nasıl kurulabilir? Bunda kooperatiflerin rolü ne olmalıdır?

İster üretici, ister tüketici kooperatifi, ister dayanışma ağları olsun karar ama süreçleri nasıl olacak, katılımcılarının kolektif iradesi mi belirleyici olacak, yoksa atanmış veya seçilmiş yürütücülerinin karar almaları mı ?

Herhangi bir kooperatifte şeffaflık yoksa, karar alma süreçlerinde üyeleri ve yürütücüleri arasındaki ilişkiler eşit ve demokratik değilse, bu kooperatif sistem alternatifi bir örgütlenme olabilir mi? Yoksa sistemi yeniden üretmiş mi olur?

Tüketici Kooperatifleri “Gıda Egemenliği” kavramına uygun olarak üreticilerin desteklenmesini mi esas alacak? Yoksa ürün tedarikini sadece köylüden veya onun kooperatifinden almak sorunu çözer mi?

Üreticiler kooperatif kurarlarken veya kurulmuş kooperatifleri sorunu sadece “ürettiği ürünü pazarlama kolaylığı” açısından mı ele alacaklar? Yoksa endüstriyel gıda sistemine karşı Gıda Egemenliği’ni savunmak için; atalık tohumlarını, sularını, toprağını, biyoçeşitliliği koruma ve bunun için de ekolojiye zarar veren her türlü üretim tarzına ve enerji, maden v.b sermaye yatırımlarına karşı mücadele etmeyi de önlerine koyacaklar mı?

Sadece tarımsal ürün pazarından pay kapmak ve üyelerinin gelir düzeyini yükseltmek üzere kurgulanmış bir kooperatif kapitalist sistem alternatifi olabilir mi?

Üretici ve tüketici kooperatifleri dayanışması nasıl sağlanacak? Ürünlerin fiyat belirlemesi nasıl yapılacak? Hangi ilkeleri içerecek?

Tüketici kooperatifleri veya dayanışma ağları üreticilerin neoliberal tarım politikaları yüzünden karşılaştıkları problemlere karşı onlarla birlikte mücadele yürütecekler mi? Enerji ve maden şirketlerinin yatırımlarının yol açtığı toprak ve su gaspına karşı üreticilerle dayanışan bir mücadeleyi ilke edinecekler mi? Yoksa dayanışmanın sınırını onlardan ürün tedarik etme noktasında mı tutacaklar?

Üretici ve tüketici birliktelikleri yasal kooperatif mevzuatlarına bağlı mı kalacaklar, yoksa bu mevzuatlara ve uygulanan neoliberal tarım politikalarına karşı mücadele etmeyi önlerine koyacaklar mı?

 

Tüketici kooperatiflerinin üreticilerden işlenmiş ürün (kurutulmuş meyve, peynir, pekmez v.b) alırken zorunlu olan fatura zorunluluğu v.b yasal mevzuatlar nasıl aşılacak? Bu mevzuatları aşma çabası yerine üyelerinin taleplerini karşılama adına fatura verebilen satıcıları ve şirket mantığıyla yürütülen kooperatifleri mi tercih edecekler?

Kooperatifler, açlığın sebeplerinden olan, canlı yaşamını yok eden, insanları mülteci haline getiren, küresel iklim krizine etki yapan savaşlara karşı mücadele etmeyi ilke edinecekler mi?

Kooperatifler ve dayanışma ağları ekonomik kriz ve gıda krizi karşısında ayakta kalabilmek için bir başka deyişle kapitalizmin yarattığı krizler karşısında sistem içinde yaşayabilmek için bir dayanışma aracı olarak mı kurgulanacak? Yoksa ekonomik krize ve gıda krizine yol açan sisteme başkaldırı araçlarından birisi olarak mı kurgulanacak?

Bu soruları çoğaltmak mümkün. Önemli olan doğru cevapları kolektif olarak verebilmek ve verilen cevaplara da ilke haline getirebilmektir. Belki de gelecek toplum nüvelerini yaratabilmenin ön koşulu da bundan geçiyor.

Emperyalizm tarafından “politik bir silah” olarak kullanılan gıdayı düşündüğümüzde “Yemek yemek de politik bir eylemdir!”, yaptığın gıda ürünü tercihinle ya doğayla dost bir üretim yapan küçük üreticiyi desteklemiş ya da toprağı, suyu, havayı kimyasallarla kirleten gıda şirketlerini desteklemiş olursun. Çünkü yediğimiz yemekte yapmış olduğumuz ürün tercihi harcadığımız paranın gideceği yeri belirler, ya sistemin çarkına çomak sokmuş olursun ya da bilmeyerek sistemin devamını sağlamış olursun. “Nasıl bir üretim veya tüketim kooperatifi veya gıda için nasıl bir birliktelikler istiyoruz?” tartışmalarında soru sorarken veya cevap arayışına girerken bu bilinçle hareket etmek gerekiyor. Aksi takdirde soracağımız sorular da, vereceğiniz cevaplar da sistemi değiştirip dönüştürmeye değil yaralarını pansuman etmeye yarar.

Dünya’nın birçok ülkesinde gerek kriz dönemlerinde ortaya çıkan, gerekse de olağan süreçlerde örgütlenmiş “Kapitalizme alternatif yeni bir ekonomik modelleme” olan birçok birliktelikler var. Bunların incelenmesi Türkiye’deki tartışmalarda da ön açıcı olabilir;

Arjantin’de kriz döneminde ortaya çıkan kooperatifler ve dayanışma ağları kendilerini örgütlerken hedeflerini krize yol açan sisteme başkaldırı araçlarından birisi olarak belirlemişlerdir. Kapanan fabrikaları işgal ederlerken amaç sadece üretimi devam ettirmek olmamıştır, “Patronsuz Fabrika” şiarı ile hareket etmişler ve karar süreçlerinde tüm çalışanlar ve aileleri yer almıştır.

Gene Arjantin’de “Piquateros Hareketi” süper marketleri ve onların arabalarını yağmalarken sorunu sadece gıda ihtiyaçlarını karşılamak olarak görmemişler “mevcut gıda sistemine başkaldırı” olarak yağmalamışlardır.

“Bu yol kesmeler iki anlamda incelenebilir birincisi talepler; ikincisi bunların yarattığı örgütlenme biçimleri. Genel olarak, ödenemeyen faturalar nedeni ile kesilen gaz ve elektriğin bağlanması; vergilerin indirilmesi; gıda, ilaç, elbise ihtiyaçlarına, toplu ulaşıma yönelik talepler öne çıkıyor. Eylemin ve mücadelenin çekirdeğinde “barikat gözcülüğü” var. Örgütlenme düzeyinde ise kararların demokratik ve katılımcı bir şekilde alındığı, içerisinde işsizler, işçiler, küçük çiftçiler, esnaflar ve öğrencilerin bulunduğu meclisler mevcut”

 

Brezilya da Topraksız Kır İşçileri Hareketi (MST) toprakları işgal ederken ve üretimde bulunurken sorunu sadece toprak ve gelir elde etmek bunun için dayanışmak olarak kurgulamamıştır. Gerek karar alma süreçlerine gerekse de alınan kararların uygulanması sürecine tüm katılımcıların aktif katılımını sağlamak, tohumu ve gıdayı meta olarak gören ve kontrol etmeye çalışan, ekolojik dengeyi yok eden şirket tarımına karşı toprağı, tohumu gıdayı ve doğayı doğal müştereklerden gören bir anlayışla, atalık tohumları ile ve en az enerji ve su tüketimiyle üretim yaparak ekolojik dengeyi korumaya çalışan şirketlerin gıda sistemine karşı üreticilerin ve tüketicilerin birlikteliğini sağlayan gıda egemenliğini yaşama dökmek mantığıyla hareket etmişlerdir. Kendi okullarını ve eğitim sistemlerini oluşturmuşlar, okul müfredatlarında politik eğitimi de önemsemişler, kendi sağlık ocaklarını da v.b oluşturmuşlar, kadına çalışma iş saatinde pozitif ayrımcılık uygulamışlardır.

Bizde de niye olmasın? Yeter ki “Ne Yapmalı?” ve “Nasıl Yapmalı?” sorularını açık yüreklilikle sorabilelim ve kolektif kararlar alabilelim.

Aksi takdirde; (bir kez daha tekrarlarsam) bütün iyi niyetli girişimler süreç içinde mevcut sistemin yaralarını pansuman etmekten öteye gitmez. Sisteme entegre olan, onun devamlılığını sağlayan organizasyonlar haline gelirler. Veya sönümlenirler.

Dipnotlar:

(*) Okuyucuya not; Bundan sonraki cümlelerde kullanılan “kooperatifleri” sadece yasal başvurularını tamamlamış birliktelikler olarak algılamayın, ister yasal başvurusunu tamamlamış, isterse kendisini kooperatif girişimi, yada üretici veya tüketici gıda inisiyatifi, gıda topluluğu, komün v.b adlarla adlandırmış olsun bütün birlikteliklere verilmiş ad olarak değerlendirin.

(1) Bu ilkeler için bakınız. Kooperatifçilik: Sınırlar ve İmkanlar-II

(2) Bknz. Hande Gazey-Pınar Yüksek Arjantin’de krize karşı direniş-dayanışma deneyimleri – BirGün

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir